Prof. Dr. Hakan Yaralıhttp:

//www.medimagazin.com.tr/mm-prof-dr-hakan-yarali-h-54243.html

Prof. Dr. Hakan Yaralı Akademisyenlerimizi tanıttığımız köşemizin bu haftaki konuğu Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Yaralı

Röp.: Mete Generaloğlu
Özgeçmişinizi anlatır mısınız?
Ankara’da 1962 yılında doğdum. İlköğretimi Ankara Kavaklıdere İlkokulunda tamamladım. Orta ve lise öğrenimimi Ankara Kolejinde tamamladıktan sonra 1980 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesine başladım. 1986 yılında mezun oldum. Mezun olur olmaz aynı yıl yine Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında ihtisasa başladım. İhtisasımı tamamladıktan sonra 1991 ve 1992 yılları arasında Kanada’da University of British Columbia’da Vancouver’de üreme tıbbı konusunda üst ihtisas yaptım. 1992 yılında Türkiye’ye tekrar Hacettepe Üniversitesine döndüm. 1995 yılında doçent, 2003 yılında da profesör oldum. Halen Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak çalışmaktayım. 2005 yılı mayıs ayından bu yana da kısmi statüde çalışmaya devam ediyorum.

Tıp mesleğini seçme nedeniniz nedir? Seçtiğiniz için memnun musunuz?
Türkiye’de ailelerin bir miktar yönlendirmesi olsa bile esasında ben de bireysel olarak tıp mesleğini bilerek ve isteyerek seçtim. İnsan sevgisi çok egemen ve tabii çok memnunum.

Sizce işinizin en zor tarafı nedir?
Ben kadın doğum uzmanı olarak esasında gerek üniversitede gerekse kısmi statüde çalıştığım merkezimde günlük hayatımın çok büyük bir kısmını gebe kalmada sıkıntı çeken hastalarla uğraşarak geçiriyorum. Dolayısıyla empatisi yüksek bir hekimim. Bu kapsamda gebe kalmakta sıkıntı çeken çiftlerin üzüntüsü gerçekten çok yoğun bir şekilde bize de yansıyor. Yoğun olarak sarf edilen emeklerin sonunda, başarısız tüp bebek uygulamaları bizleri üzüyor. Ayrıca kadın doğum uzmanlığı fiziksel olarak da zorlukları olan bir ihtisas alanıdır. Ama bununla birlikte işini çok seven, işkolik bir insanım.

Bir akademisyen nasıl olmalıdır? Nasıl tanımlarsınız?
Akademisyen olmak üniversitede olmak demek değildir. Devlet hastanesi, hatta bir özel hastane, hatta kendi başına bir tıp merkezinde çalışan akademik tarafları çok güçlü olan meslektaşlarımız olduğu gibi, üniversite de tam gün çalıştığı halde akademisyen tarafı çok zayıf olan meslektaşlarımız olabilmektedir. Akademisyenliğin en temel özelliği üretmektir. Bu patent sahibi olabilecek yenilikler üretmek olabilirken, saygın dergilerde yapılacak üretim şeklinde de olabilir. Bence üretim akademisyenin bir numaralı başarı kıstaslarından birisi olmalıdır.

Bunun yanı sıra akademisyen klinisyen ise klinik hizmetlerde iyi hekimlik uygulamalarını yapmış olması da önem arz ediyor. İyi hasta ilişkileri, yönetim, dernek fonksiyonlarında başarılı olmak da işin diğer kısımlarını kapsıyor. Üniversitelerde bizler asistan eğitimi de yapmaktayız. Akademisyenin gerek sözlü, gerek hasta uygulamalarında iyi bir rehber olabilecek, model olabilecek şekilde eğitici ve öğretici olması gereklidir diye düşünüyorum.

Branşınızda kendinize örnek aldığınız birisi var mı?
Branşımda özellikle benim yetişmemde, eğitimimde büyük katkıları olan hocalarımız var. Örneğin Hüsnü Kişnişçi hocamızın büyük katkısı olmuştur. Ali Ayhan hocamın, hem kadın doğum eğitimim kapsamında, hem de biraz önce bahsettiğim akademik üretimler kapsamında büyük katkıları olmuştur. Benden iki yaş büyük olmasına karşın Bülent Urman da çok şey öğrendiğim bir ağabeyimdir. Ayrıca Kanada’da üst ihtisas yaparken tanımış olduğum, hayatımda baba, ağabey arasında bir yeri olan Victor Gomel hocayı da özellikle bu kapsamda ifade etmek isterim.

Türkiye’deki sağlık ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’deki sağlık ortamında çok önemli problemler olduğunu düşünüyorum. Şu anda sağlık alanında görüş mesafesi fevkalade kısıtlı. Sağlık Bakanlığının yapmakta olduğu düzenlemeler hekimler için gerçekten de son derece sıkıntılı. Kurumlar arasında kaliteyle ilgili, standardizasyonla ilgili çok önemli sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. Ayrıca hekimlerin, kendilerini baskı altında hissettiklerini düşünüyorum. Bizler bunu hak etmiyoruz.

Yurt dışında mesleki deneyiminiz oldu mu?
Ben biraz önce bahsettiğim gibi 1991- 92 yılında Vancouver’de üst ihtisasımı yaptım. 2000 yılında da Howard Üniversitesi Hastanelerinde tüp bebek laboratuvarı kaynaklı çalışmalar yaptım. Ben çok laboratuvar ilgisi olan bir klinisyenim. Laboratuvar konusunda da Sağlık Bakanlığının sertifkasyonu kapsamında sertifikalı biriyim.

Yurt dışında aynı işi yapmak ister miydiniz?
Kesinlikle isterdim. Yurt dışında yaşamanın da ayrı bir tarafı var. Özellikle Kuzey Amerika’da, Amerika Birleşik Devletleri’nde. Türkiye’de imkanlar daha kısıtlı.

Yurt içi ve yurt dışı dergilerde yayımlanmış kaç yayınınız var?
Ben 1998 yılında bence Türkiye’nin en prestijli ödülü olan TÜBİTAK’ın teşvik ödülünü aldım. Bu ödülü değerlendirirken çok objektif bir son nokta var. Yapmış olduğunuz yurt dışı yayınlara başka yurt dışı dergilerdeki yayınlanmış makalelerin atıflarına göre bir skorlama yapılıyor. Buna göre de bir değerlendirme yapılıyor. 1998’de ben bu ödülü aldım. Aynı ödülün üniversitemdeki karşılığını da 1999 yılında aldım. 70’in üzerinde yurt dışı dergide yayınlanmış makalem var. Bunlara da çok sayıda atıfta bulunulmuştur. Yurt içi dergilerde yayınlanmış makale sayım daha azdır. Ayrıca yurt dışı kitap bölümlerim var.

Çalıştığınız kurumla ilgili bilimsel ve akademik değerlendirmeniz nedir?
Ben öncelikle şovenist Hacettepeliyim. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinin gerçekten en seçkin tıp fakültelerinden bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Bir Hacettepeli olmaktan da gerçekten gurur duyuyorum. Hacettepe’nin çok önder bir kurum olduğunu düşünüyorum.

Eğitim verdiğiniz anabilim dalındaki kişilerle ilişkileriniz nasıl?
Anabilim Dalımızda sevsek de, sevmesek de, katılsak da katılmasak da bazen farklı görüşler olabiliyor. Bunu da bir mozayiği parçaları diye değerlendiriyorum. Dolayısıyla farklı görüşlere daima yer olabileceğini düşünüyorum. Önemli olan birlik beraberlik içerisinde olmak. Hele günümüzde, sağlık sektöründe yaşanan olumsuzluklar varken, doktorların elbirliği ile davranması gerektiğini düşünüyorum.

Mesleğinizde hedeflediğiniz yere ulaşabildiniz mi?
Türkiye koşullarında fazlasıyla evet. Ama yurt dışı koşullarına göre, gelişmekte olan bir ülkenin yaşayanı ve orada mesleğini icra eden birisi olarak elbette hayır.

Mesleğinizle ilgili başınızdan geçen ilginç bir anınızı anlatır mısınız?
Hacettepe Üniversitesinde tam gün çalışırken tüp bebek uygulaması yaptığımız, bir dostumuz vardı. Uygulama sonucu gebelik elde edildi. Gebeliğin erken haftalarından itibaren hastanın beşin üzerinde hekim tarafından takibi yapıldı. Gebeliği ikiz gebelik olarak planlanmıştı. Ancak doğum esnasında üçüncü bir bebeği görmek hiç aklımdan çıkmayan enteresan bir anıdır. Bu hasta içinde bizim için de çok büyük bir sürpriz olmuştu.

Kendi sağlığınıza yeterli özeni gösterebiliyor musunuz?
Düzensiz aralıklarla spor yapabiliyorum. Diyetime dikkat ediyorum. İşkolik, titiz insanlar, işini daha çok önemsiyor. Bende kendimi önemsemeyip işimi çok önemseyen bir insanım. Dolayısıyla bu tür yapıda olan kişilerde kroner arter hastalığının daha fazla görüldüğünü bilmeme rağmen kendime yeterli özen göstermediğimi düşünüyorum.

Tıp dışında uğraşlarınız ya da hobileriniz var mı?
Zaman bulursam düzensiz olarak kayağa gitmesini severim, tenis oynarım, bisiklete binerim.

Hiç keşke dediniz mi? Pişmanlıklarınız oldu mu?
Hiç keşke demem, önüme bakarım. Hepimiz hata yapabiliriz. Hatayı minimize etmek lazım. Her zaman önüme bakmış pozitif bir insanım. Ama olaylardan ders çıkarmaya gayret ederim.

Ailenize yeterince vakit ayırabiliyor musunuz?
Eşim pediatrik hematolog. Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesinde çalışıyor. İki tane çocuğum var. Çok mutlu bir aile hayatım var. Bunun gerçekten beni çok rahatlatan bir unsur olduğunu düşünüyorum. Ancak aileme gönlümce vakit ayıramadığımı düşünüyorum.

Teşekkürler.
01-09-2008

Özel Dosya
Akademisyenlerimiz

  • AKADEMİSYENLERİMİZ - Prof.Dr.Haldun Güner - 23-01-2006
  • AKADEMİSYENLERİMİZ : Prof.Dr.Yeşim Gökçe Kutsal ‘Benim açımdan akademisyenlik en son basamak’ - 30-01-2006
  • Prof. Dr. Leyla Suna Atmaca : Kaliteli hekim yetiştirilmeli “Part-time, full-time ayrımı ortadan kalkmalı” - 06-02-2006
  • Prof.Dr.Feyhan Ökten :Profesör kadrosuna geçince bizi motive eden bir unsur kalmıyor - 13-02-2006
  • Prof. Dr. Sermet Koç :Ülkemizde adli tıbbın ideal bir düzeye çıkmasını en önemli sorumluluğum olarak görüyorum” - 20-02-2006
  • Prof.Dr. Enver Hasanoğlu: Akademisyen full-time ve sözleşmeli olmalı - 27-02-2006
  • Prof. Dr. Mehmet Ali Gürer :Dekan seçimle gelse, rektör hegemonyası olmaz” - 06-03-2006
  • Prof. Dr. Ayşegül Demirhan Erdemir :Gerçek çalışanlara ödül verilmesi pek sık olmaz ve değerleri bilinmez” - 13-03-2006
  • Prof. Dr. Orhan Güven :Bilim, ulusal değil uluslararasıdır” - 20-03-2006
  • Prof. Dr. Alaittin Elhan :Bilimselliğin ana şartı huzur - 27-03-2006
  • Prof. Dr. Nimet Ünay Gündoğan :Akademisyen, öğütlediği şeylerin temsilcisi olmalı” - 03-04-2006
  • Prof. Dr. Ali Rıza Uysal :Akademisyen, toplumun geleceğini hedeflemeli - 17-04-2006
  • Prof. Dr. Numan Numanoğlu :Hiçbir zaman ulaşılacak hedef bitmez - 24-04-2006
  • Prof. Dr. İrfan Sabah :Akademisyen bilgisini paylaşmalı ve yetiştirdiği insanlara vermeli” - 01-05-2006
  • Prof. Dr. Aydın Paşaoğlu :Bir akademisyen yaşayışıyla, davranışıyla örnek olmalıdır” - 08-05-2006
  • Prof. Dr. Pakize Doğan :Akademisyenlik bir yaşam tarzıdır - 15-05-2006
  • Prof. Dr. Hüseyin Dindar :İnsanın ömrü, sağlığı ve zamanı müsaade ettiği sürece hedefler tükenmez” - 29-05-2006
  • Prof. Dr. Nilgün Sayınalp :Bir akademisyen eğitmen, bilim adamı ve araştırmacı kimliklerini taşımalı - 05-06-2006
  • Prof. Dr. Recep Akdur :Bir akademisyenin ulusal ve evrensel akademik ölçülere uyması gerekir - 12-06-2006
  • Prof. Dr. Gamze Mocan Kuzey :Akademisyen bencil olmamalıdır - 19-06-2006
  • Prof. Dr. N. Ertan Mergen : Akademisyen, kendisinden sonra gelenlerin önünü açmayı bilmeli ve onların kendisini geçmesine olanak sağlamalıdır - 26-06-2006
  • Prof. Dr. Şamil Aktaş : Arkadaşlarım ‘tatlı su hekimi’ diye dalga geçiyorlardı. Şimdi en doğru seçimlerimden biri diye düşünüyorum” - 04-09-2006
  • Doç.Dr. Sancar Bayar: Yakınmanın kimseye bir faydası yok. Yapmamız gereken şey çalışmak” - 11-09-2006
  • Prof. Dr. Ahmet Türkçapar :Bilgiye ulaşmak ve bilim yapabilmek için meraklı olmak lazım” - 18-09-2006
  • “Akademik kadroların sayısı çok hızlı artıyor” - 25-09-2006
  • Prof. Dr. Ülkü Bayındır Akademisyen, Cumhuriyetin değerlerine sahip çıkmada öncü olmalıdır - 02-10-2006
  • Akademisyen olmak için, insanlarla bilgi paylaşımını bilmek lazım - 09-10-2006
  • Prof. Dr. Kaan Karayalçın :Hasbelkader bir yönetici konumuna gelmek en büyük korkum - 06-11-2006
  • “Akademisyen, sadece dersini değil mesleki deneyimlerini de paylaşan birisi olmalıdır” - 13-11-2006
  • “Türkiye’de üniversite öğretim üyeleriyiz, ne kadar akademisyen olduğumuz tartışılır” - 20-11-2006
  • “Akademisyen, bilimsel araştırmalar yapmalı, yaptırmalı, yönetmeli, yol göstermelidir” - 27-11-2006
  • Babam, ‘Tıbbı seçme’ dediği için doktor oldum! - 04-12-2006
  • “Akademisyen full time çalışmalı” - 11-12-2006
  • “Profesör olduktan sonra tempoyu düşürmemek gerekir” - 18-12-2006
  • Prof. Dr. Lügen Cengiz :Akademisyen her şeyden önce iyi düşünebilmeli, okumalı ve bilgiye önem vermeli - 25-12-2006
  • “Akademisyen hem sosyal hayatta, hem de tıp mesleğinde lider olmalıdır” - 15-01-2007
  • “Doktordan çok ebe ve hemşireye, mühendisten çok teknisyen ve teknikere ihtiyaç var” - 22-01-2007
  • “Akademisyen ülkesine ve milli değerlerine sahip çıkabilmeli” - 29-01-2007
  • Doç.Dr.Fatih Avşar :Akademisyenlik yalnızca hastane ortamını kapsamamalı” - 05-02-2007
  • “Akademisyen bildiklerini yazan ve öğretendir” - 12-02-2007
  • “Akademisyenlik sırf unvan alınan bir müessese olarak algılanmamalı” - 19-02-2007
  • “Anesteziyologların iş riski diğer hekimlere göre daha yüksek” - 26-02-2007
  • “Akademisyen, sergilediği davranış biçimi hatta yaşam tarzı ile örnek bir model oluşturmalıdır” - 05-03-2007
  • “Eğer bir fark göremiyorsanız, zamanınızı boş yere harcamışsınızdır, yazık olmuş size” - 12-03-2007
  • “İyi niyet, yetenek ve gayret ayrıca bilimsel ahlak en ön planda olmalı” - 19-03-2007
  • Prof. Dr. Meral Or:Akademisyen kültürlü olmalı, gençlere de topluma da örnek olmalı - 02-04-2007
  • Prof. Dr. Münacettin Ceviz - 09-04-2007
  • Prof. Dr. Ali Yağız Üresin - 16-04-2007
  • Prof. Dr. Ufuk Beyazova - 23-04-2007
  • Prof. Dr. Cüneyt Türkoğlu - 30-04-2007
  • Prof. Dr. Ertan Tatlıcıoğlu - 07-05-2007
  • Prof. Dr. Gülay Şadan - 14-05-2007
  • Prof. Dr. Vedat Göral - 21-05-2007
  • Prof. Dr. Raşit Vural Yağcı - 28-05-2007
  • Prof. Dr. Yeşim Tunçok - 04-06-2007
  • Prof. Dr. Sibel Göksel - 11-06-2007
  • Prof. Dr. Hakkı Engin Aksulu - 18-06-2007
  • Prof. Dr. Feyza Erkan - 25-06-2007
  • Prof. Dr. Erdoğan İnal - 03-09-2007
  • Prof. Dr. Necati Örmeci - 10-09-2007
  • Prof.Dr.İzge Hakan GÜNAL - 17-09-2007
  • Prof. Dr. Ünal Açıkel - 24-09-2007
  • Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın - 01-10-2007
  • Prof. Dr. Mustafa Gönüllü - 08-10-2007
  • Prof. Dr. Necmi Aksaray - 22-10-2007
  • Prof. Dr. Ali Savaş - 29-10-2007
  • Prof. Dr. Ali Demir - 05-11-2007
  • Prof. Dr. Yıldız Camcıoğlu - 12-11-2007
  • Prof. Dr. Abdülkadir Çevik - 19-11-2007
  • Prof. Dr. Atilla Erdem - 26-11-2007
  • Prof. Dr. Fuat Demirci - 03-12-2007
  • Prof. Dr. Aynur Akyol - 10-12-2007
  • Prof. Dr. Gülay Kurtay - 17-12-2007
  • “Akademisyen dürüst ve işinin ehli olmalıdır” - 31-12-2007
  • Prof. Dr. Halil Kurt - 07-01-2008
  • Prof. Dr. Işık Sayıl - 14-01-2008
  • Prof. Dr. Betül Ayşe Sin - 21-01-2008
  • Prof. Dr. Hasan Özkan - 28-01-2008
  • Prof. Dr. Mesiha Ekim - 04-02-2008
  • İzmir Tabip Odası - 04-02-2008
  • Prof. Dr. Gülhis Deda - 11-02-2008
  • Prof. Dr. Ata Nevzat Yalçın - 18-02-2008
  • Prof. Dr. Bülent Kaya - 25-02-2008
  • Prof. Dr. Deniz Gökengin - 03-03-2008
  • Prof. Dr. Murat Faik Erdoğan - 10-03-2008
  • Prof. Dr. Kaan Aydos - 17-03-2008
  • Prof. Dr. Mesut Birol Atay - 24-03-2008
  • Prof. Dr. Neyyir Tuncay Eren - 07-04-2008
  • Prof. Dr. İlker Ökten - 14-04-2008
  • “Akademisyen çok araştırıcı olmalı” - 21-04-2008
  • Prof. Dr. Dilek Yörükoğlu - 28-04-2008
  • Prof. Dr. Nihat Arıkan - 05-05-2008
  • Prof. Dr. İskender Alaçayır - 12-05-2008
  • Prof. Dr. Rana Anadolu-Brasie - 19-05-2008
  • Prof. Dr. M. Nail Çağlar - 26-05-2008
  • Prof. Dr. Derya Dinçer - 02-06-2008
  • Prof. Dr. M. Necmettin Ünal - 09-06-2008
  • Prof. Dr. Metin Özenci - 16-06-2008
  • Prof. Dr. Feride Söylemez - 23-06-2008
  • Prof. Dr. Atıf Akdaş - 30-06-2008
  • Doç. Dr. Gonca Yılmaz - 08-09-2008
  • Prof. Dr. Tarık Aksu - 15-09-2008
  • -
    -
    Anne adayları tatile gitmeden önce doktor kontrolünden geçmeli ve mutlaka tıbbi dosyasını yanına almalı.

    Anne adayının yaşadığı bölgeden farklı olan aşırı sıcak ya da aşırı soğuk hava koşulları, şişkinlik, kramp, çarpıntı ya da halsizlik gibi etkilere neden olabilir.
    Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Yaralı, anne adaylarının, doğum sonrası süreçte fiziken ve psikolojik olarak bazı sıkıntılar yaşayabildiğini ifade etti. Yaralı, “Doğum öncesinde tatili fırsat bilen gebeler, sağlıklı ve sorunsuz bir tatil için hekiminin önerilerini göz ardı etmemeli” uyarısında bulundu.

    HEKİMİNİZİ BİLGİLENDİRMEYİ İHMAL ETMEYİN

    Hakan Yaralı, anne adaylarının, tatil planı yapmadan önce mutlaka doktor kontrolünden geçmesi gerektiğini söyledi. Tatil tarihi hakkında doktorunu bilgilendirilmesini ve mutlaka tatilin geçirileceği yere yakın mesafede tam teşekküllü bir hastanenin bulunduğundan emin olunması gerektiğini vurguladı.

    Seyahate giderken, tıbbi dosyanın bir fotokopisinin de alınması gerektiğine dikkati çeken Yaralı, “Olası bir sorun olduğunda, hekim tarafından, bugüne kadar yapılan takiplerin ve anne adayı ile bebeğin genel sağlık durumlarının ne olduğu konusunda bilgi sahibi olması, yapılacak müdahale için çok önemlidir” diye konuştu. Özellikle erken doğum riski olan gebelerin, 30. gebelik haftasından sonra bulundukları şehirden çıkmamalarını önerdi.

    DİNLENDİRİCİ YERLER TERCİH EDİLMELİ

    Uzun, kapsamlı turların ve kişinin yaşadığı iklimden çok farklı koşullara sahip olan bölgelerin tatil için seçilmesinin uygun olmadığını belirten Yaralı, “Anne adayının yaşadığı bölgeden farklı olan aşırı sıcak ya da aşırı soğuk hava koşulları, şişkinlik, kramp, çarpıntı ya da halsizlik gibi etkilere neden olabilir” dedi.

    Yaralı, Araba ile yapılan seyahatlerde sık sık mola verilmesinin, tren ve uçak yolculuklarında ise kısa yürüyüşler yapılmasının faydalı olduğunu vurguladı.

    ÖNERİLER

    Prof. Dr. Hakan Yaralı, seyahate çıkmayı düşünen hamilelere şu önerilerde bulundu:

    -Hamileliğin yedinci ayından sonra, uzun yolculuktan kaçınılmalı,
    -Aşırı sıcak ve yüksek rakımlı bölgelere gidilmemeli,
    - Yurt dışı tatillerinde gelişmiş ülkeler tercih edilmeli,
    -Mikrobik ishale karşı sadece kapalı sular içilmeli,
    -Besin zehirlenmesine karşı dışarıda hazırlanmış salata, az pişmiş et ve mayonezli ürünler yenilmemeli,
    -Bol sıvı alınmalı ve lifli besinler tüketilmeli,
    -Gidilecek bölgedeki sağlık kurumlarının telefonları alınmalı.

    Gereksiz yere hiçbir şekilde yumurtalıklara dokundurulmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Hakan Yaralı, “doğurganlık çağında birtakım kistler olur ve kaybolur. Bunlara gereksiz cerrahi müdahale yapılmaması fevkalade önemlidir” dedi.

    AA
    Güncelleme: 13:49 TSI 03 Aralık 2005 Cumartesi

    ANKARA - Prof. Dr. Hakan Yaralı, 35 yaşından sonra gebe kalamama süresinin uzun olması veya evliliğin geç yaşta yapılması halinde, “yan yollarda dolaşmadan”, tüp bebek başta olmak üzere etkin tedavi yöntemlerini önerdiklerini söyledi.

    Gebelik ve tüp bebek konusunda bilinmesi gerekenler hakkında bilgi veren Ulusal Üreme Tıbbı ve Tüp Bebek Cemiyeti Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Yaralı, tüp bebekte yumurtalık rezervinin, başarıyı etkileyen en önemli faktörlerden biri olduğunu söyledi. Erkekte sperm yapımının sürekli olduğunu, ama kadınların var olan yumurtayı kullandıklarını, yeni yumurta yapma şanslarının olmadığını anlatan

    Yaralı, anne karnındaki 5 aylık bir kız bebeğin her iki yumurtalığında 7 milyon yumurta bulunduğunu, bunların daha doğarken 6 milyonunun kaybedilerek bir milyona, 13 yaşındayken 700 bine, 35 yaşında ise 25 bine indiğini anlattı. 35 yaştan sonra daha hızlı bir kayıp yaşandığını bildiren Yaralı, sözlerini şöyle sürdürdü:
    “Örneğin bir marketten 100 kilo elma alıyorsunuz ve başka elma alma hakkınız yok. Her misafir geldiğinde elma ikram ediyorsunuz, zaman içinde elma stoğunuz azalıyor. Hem de hataya yatkın elmalar geride kalıyor. Çünkü bir yumurta birinci ve ikinci olgunlaşma bölünmelerini yaptıktan sonra döllenebilir hale gelir. Yumurtaların 35, özellikle de 38 yaştan sonra birinci olgunlaşma bölünmesi esnasında hataya yatkınlığı artar. Bu nedenle 35-38 yaşları arasında düşük oranları da artmaktadır.”

    YUMURTALIK REZERVİ ÖNEMLİ
    Tüp bebekte başarının koşullarını da değerlendiren Yaralı, her birbasamağın verimliliğinin yüzde yüz olmadığını söyledi. Olgun yumurta elde edilecek yapılara “folikül” adı verildiğini ifade eden Yaralı, 16 milimetre çapından büyük foliküllerden olgun yumurta elde edilebildiğini bildirdi.

    Yumurtalık rezervinde, başka bir deyişle çok yumurta veya folikül yapma yeteneğinde azalma bulunduğu takdirde, bunun derecesine göre gebelik şansının da azaldığını ifade eden Yaralı, şunları kaydetti:
    “Kadının yaşının yanı sıra, birtakım bağımsız risk faktörleri vardır ki, bunlar da yumurtalık rezervini azaltırlar. Bunlardan biri yumurtalıklarda geçirilmiş kist cerrahisidir. Hastalarımızın şunu çok iyi bilmeleri gereklidir ki, gereksiz yere hiçbir şekilde yumurtalıklara dokundurulmaması gerekiyor. Doğurganlık çağında birtakım kistler olur ve kaybolur bunlara gereksiz cerrahi müdahale yapılmaması fevkalade önemlidir. Elbette bazı kistler vardır ki, cerrahi tedavi gerektirir. Ama bu cerrahi tedavi esnasında mikrocerrahi prensiplerine göre yumurtalığa en az zarar verecek şekilde kistin çıkarılması esastır. Bu ne kadar iyi koşullarda yapılsada yumurtalığa bir travmadır. Bunun vermiş olduğu hasarın derecesi de daha sonraki yumurta rezervi açısından belirleyicidir.”

    “SİGARANIN YUMURTALIK REZERVİNE ETKİSİ”
    Yumurtalardan birinin alınmış olmasının da yumurtalık rezervini etkilediğini bildiren Yaralı, ağır sigara tiryakiliğinin de bunu etkileyen en önemli etkenler arasında bulunduğunu söyledi. Yaralı, “Günde 10’dan fazla sigara içiminin, gerek hayvan gerek insan çalışmalarında yumurtalık rezervini fevkalade olumsuz yönde etkilediğine dair kesin deliller var” dedi. Yaralı, rahimdeki endrometriosis hastalığının da yumurtalık rezervini azalttığını söyledi.

    Söz konusu 5 bağımsız risk faktörünün, derecesine göre yumurtalıkların yumurta yapma yeteneğinde azalma olduğunu, bunun da derecesine göre gebelik şansında azalma yarattığını ifade eden Yaralı,şunları belirtti:
    “Aslında 35 çok genç bir yaş ama doğurganlık kapsamında orta şeker bir yaş. 38 yaşından sonra da ayların hesabını yapıyoruz. Dolayısıyla saygın bir tüp bebek merkezinde ortalama olarak başarı şansı, 30 yaşın altında yüzde 54-58’ler arasında, 30-35 yaş arasında ise yüzde 50 civarındadır. 35-38 yaş arasında azalmaya başlar.”

    38-40 yaş arasında oranların yüzde 35-40’lara düştüğünü, 40 yaşından itibaren de yaklaşık olarak yüzde 25’ler civarında olduğunu anlatan Yaralı, 44-45 yaşında ise tüp bebekte başarı şansının, sıfıra indiğini belirtti. Yaralı, “35 yaşından sonra gebe kalamama süresininuzun olması veya evliliğin geç yaşta yapılması halinde, çok fazla vakit geçirmeden, hızlı ve yan yollarda dolaşmadan, tüp bebek başta olmak üzere etkin tedavi yöntemlerini öneriyoruz” diye konuştu.

    “38’DEN SONRA AYLARIN HESABINI YAPIYORUZ”
    Normal yollardan gebe kalamama süresi çok uzun olmasa bile, 38 yaşından sonra ayların hesabını yaptıklarını anlatan Yaralı, bu nedenle bu yaş grubundaki kadınlara öncelikle tüp bebeği düşünmeleriniönerdi. Yumurtalık rezervini anlamak için kan testi yapılabildiğini ve ultrasonda “antral folikül” denilen küçük yumurtaların sayılabildiğini ifade eden Yaralı, bunun kendilerine çok iyi yol gösterebildiğini, ama antral folikül sayısının az olması ve kan tetkiklerinin olumsuz olması halinde bu hastaların vakit geçirmeden tüp bebeği düşünmelerinde yarar olduğunu bildirdi. Yaralı, 38 yaşındaki bir kadının normal yollarından hamile kalmak için kendisine ne kadar bir süre tanıması gerektiği sorusu üzerine, “Bunda bir dolu parametreye ihtiyaç bulunduğunu” yanıtını verdi.

    Yaralı, bu kişilerin ne kadar süredir evli olduğu, daha önce bir gebelik öyküsünün olup olmadığı gibi parametrelere bakılarak, diğer faktörlerde de bir problem yoksa beklenebileceğini kaydederek, şöyle devam etti:
    “Tüp bebek öncesi yumurtlatma, aşılama gibi basit, kolay, ucuz ama başarı şansı sınırlı tedavi seçenekleri denenebilir. Ama sadece şunu söylemek istiyorum, aylar, yıllar boyu yan yollarda dolaşmasınlar. Acil, hemen bu ay, gelecek ay tüp bebek demiyorum ama bu hastalarda 38 yaş sonrasında ayların hesabının yapıldığını, çok fazla yan yollarda dolaşma lüksü olmadığını ifade etmek istiyorum.”

    Yaralı, ancak yaşla ilgisi olmayan, tüplerde ağır zedelenme ya da ağır sperm probleminin bulunması gibi hallerde, tüp bebek tedavisine yönelmenin şart olduğunu söyledi.

    Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş, Türkiye’de her 100 çiftten yaklaşık 15’inde kısırlık sorunu bulunduğuna dikkat çekerek, “Bunların da yaklaşık yüzde 40’ı erkeğe bağlı” dedi. Geçtiğimiz yüzyıldaki sperm sayısının bu yüzyılda neredeyse yarı yarıya azaldığını belirten Prof. Dr. Bülent Tıraş, “normal insan vücudundan alınan bir kök hücre, kromozom sayısı yarıya indirilerek, sperm yerine kullanılabilecek” dedi.

    Antalya Belek’te gerçekleştirilen “4. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi”ne katılan Prof. Dr. Bülent Tıraş, kısırlık üzerine ilginç bilgiler verdi. Araştırmaların, geçen yüzyıldaki sperm sayısının bu yüzyılda neredeyse yarı yarıya azaldığını gösterdiğini belirten Bülent Tıraş, Türkiye’de menisinde sperm çıkmayan erkeklerden alınan biyopside, testislerden sperm çıkmama oranının yüzde 40 civarında olduğunu belirtti. Tıraş, şunları söyledi: “Türkiye’de her 100 çiftten yaklaşık 15’inde kısırlık sorunu var. Bunların da yaklaşık yüzde 40’ı erkeğe bağlı. Türkiye’de 10 milyon çift olduğu varsayılırsa, 1.5 milyon çiftin çocuk sahibi olamama sorunuyla karşılaştığı ortaya çıkar. Geçmişte kısırlığın sebebi olarak kadınlar görülüyordu. Erkekler, çocuk olmayınca hanımını değiştirme yoluna gidiyorlardı. Bunun şimdi değiştiğini görüyoruz. Kırsal kesimden bile bize müracaat eden hanımlar, yanlarında eşlerini de getiriyorlar. Bu önemli bir gelişme. Erkeklerin de istemeden de olsa bunu kabul ettiklerini gösteriyor.”

    Çocuk yaşta geçirilen kabakulak veya inmemiş testisin sperm sayısındaki düşüşle yakından ilgisi bulunduğuna dikkati çeken Bülent Tıraş, testislerin çocukluğun ilk 6 ayı içinde inmemesi halinde sperm oluşumunda kalıcı sorunlar yaşanabileceğini kaydetti. Çevre kirliliğinin sperm oluşumuna etkisi olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tıraş, “Özellikle midye gibi deniz ürünleri riskli. Çünkü midyenin deniz kirliliği bulunan yerlerde suyu süzen bir yapısı var. Bu da midyedeki cıva ve kurşun gibi ağır metallerin vücuda girmesine neden olur” dedi.

    Bir sperm hücresinin 72 günde oluştuğunu söyleyen Tıraş, sıcak ortamların sperm oluşumu üzerinde olumsuz etkisi bulunduğuna dikkati çekti. Hamam ve fırın gibi sıcak ortamlarda çalışan ya da çok sık saunaya giren erkeklerin kısırlık riskiyle karşılaşabileceğini belirten Tıraş, “Vücut ısısı 37 derece ama testislerin sağlıklı sperm üretebilmesi için ısısının birkaç derece daha aşağı olması gerekiyor” diye konuştu.

    Bülent Tıraş, tüp bebek konusunda da son dönemde büyük gelişmeler olduğunu kaydetti. En büyük gelişmenin vücuttan alınan kök hücrenin sperm yerine kullanılabilmesi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Bülent Tıraş, şöyle konuştu: “Bizim hücrelerimizde 46 kromozom var. Ama yumurta ve spermde 23 kromozom var. Anne ve babadan gelen kromozomlar birleştiği zaman 46 kromozomlu bir hücreyi oluşturuyorlar. Şimdi normal insan vücudundan alınan bir kök hücre, kromozom sayısı yarıya indirilerek, sperm yerine kullanılabilecek. Artık bu aşamada belki de yakın bir gelecekte sperme ihtiyaç kalmayabilecek ve böylelikle kişinin eşinden alınacak kök hücrenin veya başka bir hücrenin kromozom sayısı yarıya indirilerek bebek sahibi olmaları sağlanabilecek.”

    http://www.anneyiz.biz/haber/hb_haberdty.php?hid=379

    Kısırlık üzerine çalışmalar yürüten bilim adamları, ‘erkeksiz doğuma’ doğru gidiyor. Spermi olmayanın yardımına kök hücre yetişecek…

    kısırlık / Ayşegül Aydoğan

    Türkiye’de her 100 çiftten yaklaşık 15′inin sorunu olan kısırlık, dünyada da yüz binlerce çiftin sorunu. Ancak, özellikle ‘kök hücre’ gibi geleceğin tedavileri, kısırlık sorunun çözümünde de umut veriyor.
    Kısırlık sorununun yüzde 40 nedeni erkeğe, yüzde 40′ı kadına bağlı. Bugün uygulanan tüp bebek yöntemlerinde, menisinde sperm bulunmayan erkekler de çocuk sahibi olabiliyor. Testislerden biyopsiyle sperm bulmaya yarayan bu yöntemlerde başarı oranı yüzde 50.
    Son yıllardaki en önemli gelişmelerden biri de bu grup hastalarda başarı oranını artırma yönünde. Artık vücuttan alınan kök hücrelerin hatta normal hücrelerin, doku örneklerinin sperm yerine kullanılması gündemde…
    Tüp bebeğin babası kabul edilen Prof. Dr. Robert Edwards’ın da katıldığı Antalya’da düzenlenen 4. Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi’nde tartışılan son gelişmeleri, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş anlattı…

    Kısırlık tedavisinde gelişmeler nereye gidiyor?
    - Klonlama dünyanın birçok ülkesinde etik açıdan yasaklanıyor. Klonlama yasaklanınca çalışmalar kök hücrelere kaydı. Kök hücreler vücudun birçok dokusunda bulunup değişik dokulara gidebilme özelliğine ve yeni doku yaratabilme, adapte olabilme potansiyeline sahip. Şimdi üzerinde durulan konulardan biri, bunların spermi olmayan kişilerde nasıl kullanılabileceği. Yeni çalışmalar yakın gelecekte erkeksiz doğuma imkân verecek.

    Bu nasıl mümkün olacak?
    - Şu anki teknolojide menisinde spermi olmayan erkeklerde testislerden biyopsi alıyoruz. Bu biyopsiden hareketli sperm hücreleri (en son aşamaya gelmiş, olgunlaşmış sperm) bulunup yumurtanın içine mikroenjeksiyon yapılıyor. Ama bu erkeklerin yarısının testislerinde canlı sperm bulunamıyor. Şimdi ise bununla ilgili çalışmalar, ‘Daha erken aşamadaki sperm hücreleri yumurtayı döllemede kullanabilir mi?’ üzerinde yoğunlaşarak spermatagonyum dediğimiz kök hücrelerin kullanımına doğru gidiyor. Kök hücrelerin bir diğer muhtemel kullanım alanları şöyle olacak: Tüp bebek tedavilerinde elde edilen ve kullanılmayan embriyolardan (döllenmiş yumurta ve sperm) elde edilen hücreler var. Bunlar vücutta her türlü dokuya dönüşebiliyor. Dolayısıyla bunları alıp erkek gamet hücrelerine dönüştürebilme üzerinde duruluyor. Eğer bu yapılırsa o zaman, ‘Vücuttaki kök hücrelerden döllemeyi sağlayacak sperm oluşturabilir miyiz?’ sorusu yanıtlanmış olacak.

    Peki normal hücrelerin sperm yerine kullanılma çalışmaları ne durumda?
    - İnsan hücreleri somatik hücreler ve gamet dediğimiz yumurta ve sperm hücreleri olarak ikiye ayrılır. Gamet hücrelerinin en önemli özelliği ve diğerlerinden farkı, kromozom sayıları yarıya iniyor. Kadından gelen yumurtayla erkekten gelen sperm, 23′er kromozom birleşip 46 kromozomlu yeni bir canlı oluşturuyor. Buradaki temel sorun mayoz bölünme dediğimiz iki aşamalı bir bölünme olması. Yumurta ve sperm bu mayoz bölünmeden geçip 23′e iniyor. En büyük teknolojik problem, acaba vücudun bir dokusundaki hücreyi alıp kromozomlarını yarıya indirebilir miyiz konusuydu. Deneysel çalışmalarda bu başarılmış durumda.

    Bu çalışmalar ne zamandır yapılıyor?
    - Yaklaşık 20 yıldır. Son zamanlarda bu işlem başarıldı ama bazı teknik problemler var. Bunlardan biri, hücrelerin kromozomları yarıya indikten sonra yaşatılabilmesi ve sperm yerine kullanıldıkları zaman yumurtayı dölleyebilmesi lazım. Bu aşamalar üzerinde çalışılıyor şimdi. Bu konuda önümüzdeki 5 - 10 yıl içinde önemli gelişmeler olacak.

    Yeni yöntemler kimler için çare olacak?
    - Hem kök hücrelerden sperm elde edilmesi, hem somatik hücrelerden dölleme yeteneğine sahip hücrelerin bulunması, hem de spermatogonyuma kadar gelen spermlerin kullanılması… Bu çalışmaların üçü de özellikle testislerinde sperm elde edilemeyen hastalar için ümit kaynağı olabilir.

    Genetik ayıklamayı sağlayacak mı?
    - Bunlarla ilgili çalışmalar da var. Bugün mikroenjeksiyon yöntemiyle spermleri seçerken genetik yapılarını kontrol etmiyoruz. Embriyo aşamasında problem çıktığından embriyoya bakıyoruz. Bu embriyolarda yakın gelecekte belki gen tedavisi gündeme gelecek. Örneğin ailesinde meme kanseri varsa meme kanseri genlerine embriyoda bakıp bu genlerin olmadığı embriyolar verilecek. Böylece o embriyoda gelecekte meme kanseri gelişmesi önlenmiş olacak. Bu hem gen hem de tüp bebek teknolojisiyle uygulanabilecek. Bunların hepsinin 10 - 15 yıl içinde pratik kullanıma geçeceğini düşünüyoruz.

    Sağlıklı spermler için dikkat edilmesi gerekenler

  • Sigara, alkol kullanımı sperm kalitesini bozan, erkekliği öldüren etkenlerden. Bunların kullanımından uzak durulmalı.
  • Bir araştırmaya göre, kabuklu deniz ürünlerini çok tüketen kişilerde sperm oranları ciddi oranda düşüyor. Kabuklu deniz hayvanlarında cıva, kurşun, kadmiyum gibi ağır metaller biriktiğinden özellikle sanayinin yoğunlaştığı yerlerden toplanan kabuklu deniz ürünlerinin çok tüketilmemesi öneriliyor.
  • Hormonlu tavuk ve et tüketen erkeklerde bu hormonlar vücutta kadınlık hormonuna dönüşüyor. Erkekler istemeden de olsa östrojen aldıkları için bunlar sperm üretimi üzerine olumsuz etki yapıyor. Ancak beyaz et üreticileri, Türkiye’de bu hormonların kullanılmadığını söylüyor.
  • Sıcak ortamlarda bulunmak, özellikle sık sık saunaya, sıcak su kaynaklarına girmek, testisler ve spermleri olumsuz etkiliyor. Testisler sıcak yer sevmiyor.
  • Uzun yol otobüs ve tır şoförlerinin sürekli oturduğundan slip tarzı çok sıkı iç çamaşırlar yerine şort, boxer şeklinde testislerini sıkıştırıp ısıyı bozmayacak çamaşırlar giymeli.
  • Dizayn bebekler dönemi

    Diğer gelişmeler neler?
    - ‘Dizayn bebek’ olarak nitelenen bir kavram var. Bebeğin genetik yapısına direkt müdahale etme şansına sahip olacağız. Ailede bir hastalık var, örneğin cüce doğuyor. Anne ve babanın tüp bebek tedavisi yapılırken müdahale edilip embriyonun bu özellikleri değiştirilecek. Bugünkü tıp teknolojisi pek çok şeye izin veriyor, cinsiyet seçimi gibi. Cinsiyet seçimini sadece genlerle geçen hastalıklar için kullanıyoruz. Örneğin; hemofili hastalığında erkeklerde gözlendiğinden erkek embriyolar transfer edilmiyor. Yumurtalık naklinde de çok önemli gelişmeler var. Kemoterapi ve radyoterapi gören kadınlarda yumurtalık, erkeklerde ise sperm hücreleri kalıcı olarak ölüyor. Çocuğu olmuyor. Bunu önlemek için erkeklerde spermin dondurulması uygulanıyor. Ülkemizde hâlâ yasal değil. Kadınlar için de ümit geçtiğimiz hafta ABD’den geldi. İlk kez yumurtalık nakli gerçekleştirildi. Erken menopoza giren kadına ikiz kız kardeşinden nakledilen yumurtalığın orada yaşadığı tespit edilmiş durumda. Üç ay içinde de bu kişiden gebelik bekleniyor.

    Kimler nakil için aday olabilir?
    - Kanser tedavisi nedeniyle yumurtalıkları işlevini kaybedenler ve erken menopoza girenler. Erken menopoz Türkiye’de de çok sayıda kadını yakından ilgilendiriyor. Bugün erken menopoza girenler kadınlık fonksiyonlarının devamı yönünden ya hayat boyu dışardan östrojen almak durumunda kalıyorlar ya da kendi yumurtalarıyla kendi genetik yapılarıyla çocuk sahibi olamıyorlardı. Bunlarda yumurta bağışı uygulanıyor ki bu da Türkiye’de yasal değil.

    İnmemiş testis ve kabakulağa çok dikkat…

    Çocuk sahibi olamayan çiftlerde özellikle inmemiş testislerle çok sık karşılaştıklarını anlatan Prof. Bülent Tıraş, öncelikle erkek çocuğu olan ailelerin çocuklarının testislerinin inip inmediğini kontrol ettirmesi gerektiğini vurguluyor. “Bu ileride erkek kısırlığını oluşturan en önemli faktörlerden” diyerek, şöyle devam ediyor: “Testisler karın içinde kalırsa sperm üretme özelliğini tamamıyla kaybediyor. Buluğ çağında fark edilirse geç kalınmış oluyor. 2 - 3 yaşına kadar testisler mutlaka ilaç veya ameliyatla indirilmeli. Vücudun içinde kalan testiste ikinci bir risk de tümör meydana gelebilmesi. Kabakulak aşılarını mutlaka çocuklarda yaptırmak gerekiyor, bu hâlâ devletin aşı programında yok. Kabakulak testislere vurup kalıcı kısırlığa neden oluyor.”

    http://www.milliyet.com.tr/content/saglik/sag013/sag51.html

    Devlet memurları, Bağkur’lular ve yeşil kart sahiplerinden sonra, sigortalılar da, tüp bebek tedavisinde sosyal güvenceden yararlanabilecek.

    Türkiye’de, tüp bebek tedavisine ihtiyaç duyan en az 150 bin çift bulunuyor. Bunların da en az 70 binini sigortalı hastaların oluşturduğu tahmin ediliyor.

    SSK’dan tüp bebek müjdesi

    Artık sigortalı hastalar da tüp bebek tedavisinden sosyal güvence kapsamında yararlanabilecek. Türkiye’de tüp bebek tedavisine ihtiyaç duyan 150 bin kişinin tahmini olarak 70 binini sigortalılar oluşturuyor.

    2004 yılında 23 bin tüp bebek uygulaması yapıldığını belirten Türk Jinekoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş’a göre sigortalı hastaların da tedavi kapsamına alınmasıyla bu sayı en az yüzde 25 oranında artacak.

    Türkiye’de şu an 26’sı devlet, 40’ı özel olmak üzere 66 tüp bebek merkezi bulunuyor.

    Kamu kurumlarında 2 bin 500 YTL özel sağlık kurumlarında 3 bin 500 YTL’ye uygulanan tüp bebek yönteminde, devlet memurları, bağ-kur ve yeşil kartlılar, ilaçlar için yüzde 20 katkı payı ödüyorlar. Tedavi masrafları için de devletin 1 milyar lira civarında bir katkısı oluyor. SSK’lıların da aynı koşullara tabi olması bekleniyor.

    Ancak sigortalı hastalar için bir kısıtlama söz konusu. Sigortalılar şimdilik Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerle, üniversite hastanelerinde yapılacak tüp bebek tedavisinden yararlanabilecek.

    Türk Jinekoloji Derneği’ne Başkanı Prof Dr Bülent Tıraş’a göre bu kısıtlama “adil” değil. Sigortalı hastalara da devlet memuru, bağ-kur ve yeşil kartlılar gibi özel sağlık kuruluşlarına başvurma hakkının tanınması gerekiyor.

    http://www.anneyiz.biz/haber/hb_haberdty.php?hid=618

    Umudun diğer adı ‘tüp bebek’

    NERGİHAN ÇELEN

    Bebek sahibi olmak için her yol mubah mı?
    Her tedavi yöntemi tıbben kanıtlanmış mı?
    Dinen yumurta ve sperm nakli doğru mu?

    Çalışan kadının kendini ispatlama ve kariyer çabası, çiftlerin iş hayatlarına ve programlarına ara vermek istememeleri bebek planlarını ileriye atmalarına neden oluyor. Bu ertelemeler sonrasında çocuk sahibi olmak isteyenler ise farklı sorunlarla karşılaşabiliyor. İlerleyen yaşlarla birlikte yavaşlayan üreme sistemi, alınmaya başlanan kilolar, özellikle yoğun iş hayatının getirdiği stres ve düzensizlik, bebek sahibi olmak istenildiğinde karşılaşılan en büyük engeller arasında. Bu ve bazı genetik problemler nedeniyle Türkiye�de her yüz çiftten on beşinin çocuğu olmuyor. Bu sebeple yaklaşık 150 bin çift kısırlık tedavisi görürken, bu hastaların önemli bir kısmı tüp bebek merkezlerine başvurarak evlat sahibi olmayı umut ediyor. Ancak bu hastanelere büyük hayaller kurarak gelen çiftlerin umutları ruhsatsız ve ehliyetsiz merkezler nedeniyle yok oluyor. Bazı merkezler ise Avrupa ve Amerika�da deneme aşamasında olan deneysel yöntemleri ailelere vaat ederek çiftleri yanıltıyor. Üreme Endokrinolojisi, İnfertilite ve Yardımla Üreme Teknikleri Derneği (TSRM) Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı, ailelerin merkez seçiminde çok dikkatli olması gerektiğini söylüyor. Ruhsatlı çalışan bazı merkezlerin de ticari kaygılarla başarı kriterlerini değiştirdiğine dikkat çeken Yaralı, �Maalesef birçok merkez başarı ölçütü olarak gebe kalmayı alıyor. Bu, çok yanıltıcı ve yanlış bir yöntem. Çünkü önemli olan gebelik değil bunun canlı doğumla sonuçlanabilmesidir.� diye konuşuyor.

    Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş ise merkezlerde rekabet nedeniyle etik sorunlar yaşandığını bildiriyor. Türkiye�de her yıl 18 bin ile 20 bin arasında tüp bebek uygulaması yapıldığını aktaran Tıraş, beş yıl öncesine göre merkezlerin sayısının iki katına çıktığını anlatıyor.

    Gittiğiniz tüp bebek merkezinin ruhsatı var mı? Gebelik oranları ne?

    Sağlık Bakanlığı�nın 2005�in Şubat ayından itibaren çocuğu olmayan ailelere tüp bebek uygulamalarında yüzde yirmi oranında yardım etmesi merkezlere olan talebi artırdı. Ülkemizde halen 56�sı özel olmak üzere 80 tane tüp bebek merkezi hizmet veriyor. Bu merkezlerin dışında ruhsatsız çalışan hastanelerin sayısı da her geçen gün artıyor. Ailelerin bu konularda çok seçici ve dikkatli davranması gerektiğini ifade eden TSRM Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı, ücretlerin kamu kurumlarında 2 bin 500 YTL, özel sağlık kurumlarında ise 3 bin 500 YTL�ye kadar çıktığını vurguluyor. Ailelerin, başvurdukları merkezlere Sağlık Bakanlığı�ndan ruhsat alıp almadıklarını sormalarının büyük önem taşıdığını kaydeden Yaralı, çiftlerin gebelik oranlarını muhakkak öğrenmeleri gerektiğini açıklıyor. Prof. Dr. Hakan Yaralı sözlerini şöyle sürdürüyor: �Tüp bebek merkezlerinde son dönemlerde büyük bir artış oldu. 2 yıl içinde sadece büyük şehirlerde değil Anadolu�nun birçok şehrinde yeni merkezler açıldı. Ancak merkez sayısının artması başarı oranlarını değil, ulaşılabilirliği artırdı. Aileler bir merkeze adımını atmadan önce bazı konularda bilgi sahibi olmalıdır. Merkeze mutlaka tüp bebek uygulamasına bağlı doğum oranını ve bu başarıyı elde etmek için kaç tane embriyo naklettiğini sorması gerekiyor.�

    Çocuğu olmayan ailelere tek seçenek olarak tüp bebek yönteminin önerilmesini de eleştiren Yaralı, bireysel özelliklere göre tercih yapılması gerektiğini söylüyor. Geleneksel tedavi yöntemlerinin göz ardı edildiğini dile getiren Hakan Yaralı, �Özellikle 30 yaş altındaki çiftlere öncelikle başka alternatifler sunulmalı. Uzmanlar hastalığın derecesi, etkilenme şiddeti, kısırlık süresi gibi faktörleri göz önünde bulundurarak çifte tüp bebek önermelidir.� ifadelerini kullanıyor.

    Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş ise gebelik şansını artırmak için anne rahmine fazla sayıda embriyo transferi yapıldığını aktarıyor. Bu uygulamanın çoğul gebelikleri, erken doğumları artırdığını anlatan Tıraş, yöntem sonucunda bebeklerde sağırlık, körlük, zekâ geriliği gibi kalıcı sorunların ortaya çıkabildiğini bildiriyor. İnsan vücudunun tek bir gebeliğe elverişli olduğuna dikkat çeken Tıraş, ikiz gebeliklerin üzerindeki çoğul gebeliklerde belirgin sakatlık artışının olduğunu dile getiriyor. Tıraş, ayrıca ailelerin tüp bebek merkezlerinde embriyoların dondurulabildiğinden de emin olması gerektiğini açıklıyor. Tıraş, �Başarısız bir dondurma yöntemiyle gebelik elde edilemeyen bir program da, transfer ve çözme sonrasında arta kalan embriyolar ziyan oluyor. Bunda ailelerin ekstra şansı da kullanılmış oluyor.� diye konuşuyor.


    Tüp bebekle ilgili merak edilen sorular

    İnfertilite yani kısırlık nasıl ortaya çıkıyor?

    Kısırlık, bir yıl süreyle korunmaksızın düzenli ilişkide bulunulmasına rağmen gebe kalınamaması durumu olarak tanımlanıyor. Sağlıklı bir çiftin bir ay boyunca düzenli ilişkide bulunması durumunda ise gebe kalabilme şansı yaklaşık yüzde 20-25�tir.

    Kısırlık şüphesi ile başvuran çiftlere ilk etapta hangi tetkikler uygulanıyor?

    Kısırlık problemi ile başvuran çiftlerde, sorunun nedenini bulmaya yönelik bazı tetkikler yapılması gerekebilir. Bunlardan ilki erkekte yapılan sperm analizi, kadında da rahim ve tüplerin geçirgenliğini değerlendirmek amacıyla rahim filmi (histerosalpingografi) çekimidir. Ayrıca yine kadının hormonal durumu ve yumurtalıklarının kapasitesini değerlendirmeye yönelik bazı testler, belli hasta gruplarında adet kanamasının üçüncü gününde yapılıyor.

    Tüp bebek tedavisi ne kadar sürüyor?

    Tüp bebek tedavisinin süresi, hekimin çift için uygun gördüğü protokole göre değişiklik gösteriyor. Genelde ilk ilaçların kullanılmaya başlanılmasından embriyo transferine kadar geçen süre 4-5 hafta arasında.

    Tedavi sırasında tüp bebek merkezinde yatmak gerekiyor mu?

    Hayır. Yalnızca yumurtalar toplandıktan sonra ve embriyo transferi yapıldıktan sonra 3-4 saat hastanede dinlenilmesi yeterli.

    Yumurtalar toplanırken hasta, ağrı duyuyor mu?

    Yumurta toplama işlemi sanılanın aksine çoğu hasta için rahatlıkla yürütülen bir işlemdir. Ayrıca bu işlem sırasında sakinleştirici, ağrı kesici ilaçlar yapılıyor ve bazen de işlem hasta uyutularak gerçekleştiriliyor.

    Tüp bebek tedavisiyle doğan bebekler sağlıklı mıdır?

    Tüp bebek tedavisiyle doğan bebekler yapısal, doğumsal ve genetik anormallikler açısından doğal yolla oluşan bebeklerden bir farklılık göstermez. Yalnızca baba adaylarındaki genetik problemler tüp bebekle oluşan erkek çocuklara geçebilir.

    Tüp bebek gebeliklerinin düşükle sonuçlanma riski daha mı fazla?

    Doğal yolla oluşan gebelikler ne kadar düşük riski taşıyorsa tüp bebek gebeliklerinde de risk aynıdır.


    Yumurta ve sperm nakli doğru mu?

    Kısır olan bazı çiftler, Türkiye�de yasak olduğu için yumurta ve sperm nakli yaptırmak amacıyla yurtdışına gidiyor. Bu işlem en çok Kıbrıs, İsrail, Yunanistan, İngiltere, ABD ve Belçika gibi ülkelerde yapılıyor. Türkiye�den yumurta ve sperm nakli için yılda 2 bin çiftin yurtdışına gittiği tahmin ediliyor. Bunlardan bir kısmı yumurta nakli, bir kısmı da sperm nakli yaptırıyor. Yumurta naklinde, başka bir kadından alınan yumurtalar, erkeğin spermiyle döllendirilerek alıcının rahmine yerleştiriliyor. Sperm naklinde ise başka bir erkeğin spermi kullanılıyor. Sağlık Bakanlığı�nın ilgili yönetmeliğine göre ise tüp bebek tedavisinde başkasının yumurta ve spermlerinin kullanılması yasak. Yöntem, evli çiftlere yalnızca kendi yumurta ve spermleriyle uygulanabiliyor.

    ***

    Ahmed Şahin:
    Uygulamada üçüncü bir şahsın araya girmesi doğru değil

    Tüp bebeğin caiz olabilmesi için işlem, nikâhlı karı-kocanın ortaklığında olmalıdır. Araya yabancı bir kadın, yahut da kocanın girmediği bir tüp bebek yöntemi uygundur. Üçüncü şahsa ait bir alıntı olmamalıdır. Kadın yahut da kocadan birinin yerine yabancı bir kadın ya da yabancı bir erkek girmesi, yabancıya ait bir nesnenin alınarak nikâhlı karı-kocaya mal edilmesi haramdır.

    ***

    İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman:
    Sperm de, yumurta da rahim de karı-kocaya ait olmalı

    Tüp bebek yapılabilmesi için çiftlerin nikâhlı olması şarttır. Bu yolla çocuk sahibi olabilmek için üç unsurun bir araya gelmesi gerekiyor. Bunlar sperm, yumurta ve rahimdir. Bunların her üçü de birbiriyle evli çifte ait olursa tüpte aşılama yoluyla çocuk sahibi olmakta şer�an bir sakınca yoktur. Bu, normal aşılanma yoluyla çocuk sahibi olamayan karı kocaya uygulanan bir tedavi mahiyetindedir. Karısının yumurtasını, tabii yerinde iken kocasının spermiyle aşılamakla, yumurtayı alıp tüpte aşılamak, sonra rahme yerleştirmek arasında bir fark yoktur; yeter ki bütün bu işlemler zarurete yani başka türlü çocuk sahibi olmanın mümkün bulunmadığı vakıasına dayanmış olsun! Tüp bebek uygulaması, yukarıdaki şekillerin dışına çıkıldığı ve araya yabancı unsur sokulduğu yani sperm, yumurta ve rahimden biri, karı koca dışında bir başka şahsa ait olduğu takdirde caiz değildir. Çünkü meşru bir çocuğun gerek sperm ve yumurta, gerekse rahim bakımından karı-kocaya ait olmasında İslam dini bakımından zaruret vardır.

    ***

    Diyanet İşleri Başkanlığı�nın tüp bebek görüşü:
    Başka erkekten sperm alımı doğru değildir

    Kadın veya erkekteki bir kusur sebebiyle, tabiî ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde; döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisinin de nikâhlı eşlere ait olması yani bunlardan herhangi birinin yabancıya ait olmaması; döllenmiş olan yumurtanın, başka bir kadının rahminde değil, kendi rahminde (yumurtanın sahibi olan eşin rahminde) gelişmesi; bu işlemin, gerek anne-babanın; gerek doğacak çocuğun maddî, ruhî ve aklî sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağının tıbben sabit olması şartıyla, normal yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların, çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında, İslâmî hükümler açısından bir sakınca görülmemektedir. Başka kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanmasının ise insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle caiz değildir.


    Prof. Dr. Bülent Tıraş:
    Tüp bebek merkezleri altı metot uyguluyor; ama bunların bilimsel geçerliliği yok

    Prof. Dr. Bülent Tıraş, bazı tüp bebek merkezlerinin çiftlerin gebelik şansını artırmak için 6 deneysel tedavi metodu uyguladıklarını belirtiyor. Bu tedavi yöntemleri şunlar:

    * Mıknatıs yöntemi
    Bu yöntemde sperm seçiminde özel bir solüsyon kullanılıyor. Genetik olarak sağlıklı spermlerin seçildiği iddia ediliyor. Şimdiye kadar çok az hastaya uygulandığı için yeterli araştırma yok.

    * Lazer destekli yuvalama
    Embriyonun zona denilen dış kabuğunun bir bölümünün kesilerek daha rahat kabuğundan çıkması esasına dayanıyor. Bilimsel geçerliliği yok.

    * Yapay rahim yöntemi (co-culture)
    Endometrium (rahim zarı) dokusundan alınan hücrelerin, embriyoların gelişmesi ve tutunması için bazı özel maddeler salgıladığı iddiasına dayanıyor.

    * İlaçsız tüp bebek
    In Vitro Matürasyon (IVM) yöntemi deniyor. Polikistik over sorunu bulunan kadınlarda yumurtaların ilaç verilmeden toplanıp laboratuvarda geliştirilmesi esasına dayanıyor. Kanıtlanmış tedavilerin başarı oranı yüzde 60-70 olarak bildirilirken, en iyi merkezlerde bile yüzde 35 gebelik sağlayan IVM yöntemi, özellikle de çok az yumurtası olan kadınlarda mucize yöntem gibi sunuluyor.

    * Embriyo glu
    Embriyonun rahime tutunmasını kolaylaştırdığı öne sürülen bir madde. Embriyonun tutunmasını artırdığı yönünde bilimsel kanıt yok.

    * HLA-G yöntemi
    Embriyolar bulundukları ortama HLA-G adı verilen proteini salgılıyor. Eğer bu proteinin oranı yüksekse embriyonun tutunma oranı yüksek oluyor. Yöntem jinekologlar tarafından kabul görmüş değil.

    http://ailem.zaman.com.tr/?bl=7&hn=5078

    Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Doğum Hastanesi’nde bir ayda 49 bebeğin hayatını kaybetmesinin ardından Sağlık Bakanlığı çoğul gebelikleri önlemek için çalışma başlattı.

    110 tüp bebek merkezinin yakın takibe alınacağı düzenlemede, anne rahmine çok sayıda embriyo yerleştirilmesinin önüne geçilerek, embriyo transferi sayısı 3′ten 2′ye indirilecek. Tüp bebek merkezlerine ilişkin yeni kuralların getirileceği düzenlemeye göre, bu merkezlere, riskli gebenin takip edilebileceği, doğumun ve gerekiyorsa bebeğin yoğun bakımının da yaptırılabileceği bir merkez olması şartı koşulacak. Ayrıca mevcut merkezlere, riskli yenidoğanların takibinin yapılabileceği bir yoğunbakım merkezi ile anlaşma yapma zorunluluğu getirilerek, tüp bebek işlemlerinin yapılabilmesine, ancak bu koşullarda müsaade edilecek.

    Sağlık Bakanlığı’nın merkezlere ilişkin yeni düzenlemesi tüp bebek merkezlerini “isyan” ettirdi. Türk Jinekoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Traş, düzenleme ile yeni açılacak olan tüp bebek merkezlerine yenidoğan ünitesi olmaz ya da hastane içinde bulunmazlarsa ruhsat verilmeyeceğini söyleyerek “Normalde bir yenidoğan merkezini, tüp bebek merkezlerinin açması bizim açımızdan normal bir uygulama değil. Çünkü normal koşullarda yeni doğan üniteleri çok özelliği olan üniteler. Benim işim tüp bebek yaptırmak. Burası o koşullara uygun değil” dedi. Asıl işlerinin gebeliği sağlamak olduğunu belirten Traş, gebeliğin devamı ve takibinden sorumlu olmadıklarını bildirdi.

    BİZ GEBELİĞİ SAĞLAMAKLA YÜKÜMLÜYÜZ, SONUCUNDAN SORUMLU OLMAYIZ

    Hastalarının farklı şehirlerden geldiğini ifade eden Prof. Dr. Traş, hasta takibinin bu açıdan da zor olacağını kaydetti. Prof. Dr. Bülent Traş şunları söyledi:

    “Yenidoğan üniteleri zaten devlete bağlı kamu hastanelerinde var, üniversite hastanelerinde var, özel hastanelerde var. Dolayısıyla bu koşullar altında tüp bebek merkezlerinin yeni doğan merkezi kurması ya da yeni doğan üniteleri bağlantılı olması anlamsız. Diyelim Trabzon’dan gelen bir hastaya tüp bebek yaptırdık. Ancak hasta Trabzon’a döndü. Doğumunu orada yaptı. Biz gebeliğini, doğumunu takip etmiyoruz ki hastanın. Zaten oradaki hastayı nasıl takip edebiliriz? Herkes bulunduğu yerde gebeliği takip ettirmiyor. Biz gebeliği sağlamakla yükümlüyüz. Gebeliğin sonucundan sorumlu olamayız. Biz önlem olarak çoğul gebeliklerin azaltılmasına olumlu bakıyoruz. Yeni düzenlemede mevcut tüp bebek merkezleri bir yeni doğan ünitesi ile anlaşma yapacak. Şimdi ben gittim bir A hastanesiyle anlaşma yaptım. Vatandaş o A hastanesinde doğum yaptırmak istemeyebilir. O zaman ne olacak? Bu yurt çapında yenidoğan üniteleriyle ilgili bir örgütlenmeyi gerektiriyor. Bu ünitelerin tüp bebek merkezlerine açılmasıyla sorun çözülmüyor.”

    “EMBRİYO TRANSFERİNDE SAYI ANCAK BİR ŞARTLA DÜŞÜRÜLEBİLİR”

    Düzenlemede yer alan embriyo transferi sayısının kısıtlanabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Traş, “Sayı 3′ten 2′ye indirilebilir. Ancak bu belli yaş aralıklarında olabilir. Şöyle ki; 30 yaşına kadar 2 embriyo olabilir. 30-35 yaş arası 3 olabilir. 35′ten sonra da 3′ün üzerinde olabilir” dedi. Prof. Dr. Traş, bunun kadının gebelik oranı düşürdüğünü de söyleyerek “Türkiye gibi kaynakları kısıtlı olan bir ülkede tüp bebek için devlet cüzi bir ödeme yapıyor, üstünü vatandaş karşılıyor. Peki o zaman zar zor parasını biriktiren 38 yaşında birine 2 embriyo transferi yaparsanız onun gebelik şansını yarıya yarıya düşürürsünüz” diye konuştu. Embriyo sayısının düşürülmesinin uygulama sayısını fazlalaştırabileceğini ifade eden Prof. Dr. Traş şunları söyledi:

    “Dünyada tek embriyo transferi yapılan yerler var. Norveç ve İsveç. İki embriyo yapılan yer var: İngiltere. Biz İngiltere kadar zengin miyiz ki 3-4 kez tüp bebek uygulaması yaptıralım. Biz o kadar zengin bir ülke değiliz. Embriyo sayısı düştükçe uygulama sayısı artar. Şuna karşı değiliz. Belli yaş aralıklarında iki embriyo transfer edilebilir. Bu 30 yaşına kadar uygundur. Ama 30 yaşından sonra yaş dilimlerine göre ayarlanması gerekir. Ancak tüp bebek merkezlerinin yenidoğandan sorumlu olması, dünyanın hiçbir yerinde olmayan ve Türkiye’de de bu hiçbir şekilde bizimle alakalı olmayan bir iş.”

    “BÖYLE BİR UYGULAMA TEKNİK OLARAK MÜMKÜN DEĞİL”

    Tüp Bebek Merkezleri Derneği Doç. Dr. Ahmet Zeki Işık ise, böyle bir düzenlemenin teknik olarak mümkün olmadığını savunarak “Tüp bebek merkezlerinin, yapı olarak doğum yapılan ve ardından çocuğun bakıldığı bir merkez haline gelmesi gibi bir şey söz konusu olamaz. Yapılan işlemler arasında çok büyük farklar var. Dünyanın hiçbir yerinde tüp bebek yapanlar doğum yaptırmazlar” dedi. İşlerinin gebeliğin oluşmasını sağlamak olduğunu bildiren Doç.Dr. Işık, “Belki bir aşamaya kadar takip etmek olabilir; ama bunun doğurtulmasının sorumluluğu, doğurtulduktan sonra komplikasyonlarla ilgili problemler, hele hele yenidoğan yoğun bakımının düşünülmesi gibi unsurlar apayrı bir iş ve hastane bazında olması gereken bir iş” diye konuştu.

    Doç.Dr. Işık, Türkiye’deki doğumların yüzde 1′inden azının tüp bebek doğumları olduğunu kaydederek şunları söyledi:

    “Prematürelerin nedenleri tüp bebektir demek yanlış. Ama burada doğru olan şudur: Türkiye’de yenidoğan yoğun bakımların sayısının arttırılması, bunun desteklenmesi lazım. Şu anda 3′ten fazla embriyo transferi yasaklanıyor. Bu biraz daha, özellikle genç yaş grubunda daha da aşağı çekilebilir. Ancak bu durum da yaşlı gruptaki, 35 yaşın üzerindeki hastalar için haksızlık. Çünkü Amerika bile bunu uygulamıyor. Avrupa’da değişik ülkelerde var; ama zaten bu ülkelerde de çok ciddi sosyal kurumlar var ve her hasta bu sosyal kurumlardan sonuna kadar yararlanıyor. Tabi ki embriyo transfer sayısının kısıtlanması bir önlem ama ciddi bir çalışma yapılması gerekir.”

    YAPILMASI GEREKEN FAZLA EMBRİYOLARIN DONDURULMASI

    Yapılması gerekenin mümkün mertebe az embriyo transferi olduğunu bildiren Doç.Dr. Işık, “Dondurma çözme transferleri de oldukça önemli. Mesela devlet bu dondurma çözme yöntemini teşvik etmiyor” dedi. Doç. Dr. Işık şöyle devam etti:

    “Tüp bebekte yapılacak şey çok basittir. Embriyo transfer sayısı kısıtlanır. Belli bir yaşın üzerinde 3′e çıkarılır. Embriyo transfer sayısı kısıtlaması ile birlikte devlet, dondurma çözme transferlerini yani fazla embriyoların dondurulduktan sonra hastaya transferini teşvik edici çalışma yapar, ücret olarak karşılar. Hastalar da bu durumda mağdur olmazlar. Biz hastayı buna ikna edemiyoruz. Çünkü hastaya “fazla embriyolarını donduralım. Önce az embriyo transferini yapalım, sonra o fazlaları çözelim’ dediğiniz zaman devlet bu dondurulup çözülen embriyoların parasını ödemiyor ve bu da hastaya yük geliyor. Halbuki hasta bunu dondursa ve sonradan transfer edebilsek, ki ileri ülkeler böyle yapıyor. Bu durumda çoğul gebelik riski düşüyor.”

    SALI GÜNÜ BAKAN AKDAĞ İLE GÖRÜŞÜLECEK

    Her ilden hastaları olduğunu söyleyen Doç. Dr. Işık, “Türkiye çapında yenidoğan yoğun bakım ünitesinin kalitesini standartlarını arttıracak girişimler şart” dedi. Zekai Tahir Burak Hastanesi’ndeki bebek ölümlerinin hastane yoğunluğundan kaynaklandığını söyleyen Doç.Dr. Işık, “Hastane kimseyi reddedemiyor ki. Yerim yok diyemiyor. Bunun kalitesini arttırmak devletin işi. Bunun dışında yenidoğan ünitesi açın, orayla burayla anlaşın. Bunlar pratikte olamayacak işler” diye konuştu.

    Öte yandan tüp bebek merkezleriyle ilgili yeni düzenlemelere ilişkin, Üreme Tıbbı Derneği, Üreme Sağlığı ve İnfertelite Derneği ile Özel Tüp Bebek Merkezleri Derneği’nin Salı günü Sağlık Bakanı Recep Akdağ ile görüşecekleri öğrenildi.

    http://www.sabah.com.tr/2008/08/22/haber,9DB97D7DFC8F4B1FB5AA38C2517F7667.html

    ANKA

    Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Doğum Hastanesi’nde bir ayda 49 bebeğin hayatını kaybetmesinin ardından Sağlık Bakanlığı çoğul gebelikleri önlemek için çalışma başlattı. 110 tüp bebek merkezinin yakın takibe alınacağı düzenlemede, anne rahmine çok sayıda embriyo yerleştirilmesinin önüne geçilerek, embriyo transferi sayısı 3’ten 2’ye indirilecek. Tüp bebek merkezlerine ilişkin yeni kuralların getirileceği düzenlemeye göre, bu merkezlere, riskli gebenin takip edilebileceği, doğumun ve gerekiyorsa bebeğin yoğun bakımının da yaptırılabileceği bir merkez olması şartı koşulacak. Ayrıca mevcut merkezlere, riskli yenidoğanların takibinin yapılabileceği bir yoğunbakım merkezi ile anlaşma yapma zorunluluğu getirilerek, tüp bebek işlemlerinin yapılabilmesine, ancak bu koşullarda müsaade edilecek.

    Sağlık Bakanlığı’nın merkezlere ilişkin yeni düzenlemesi tüp bebek merkezlerini “isyan” ettirdi. Türk Jinekoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Traş, düzenleme ile yeni açılacak olan tüp bebek merkezlerine yenidoğan ünitesi olmaz ya da hastane içinde bulunmazlarsa ruhsat verilmeyeceğini söyleyerek “Normalde bir yenidoğan merkezini, tüp bebek merkezlerinin açması bizim açımızdan normal bir uygulama değil. Çünkü normal koşullarda yeni doğan üniteleri çok özelliği olan üniteler. Benim işim tüp bebek yaptırmak. Burası o koşullara uygun değil” dedi. Asıl işlerinin gebeliği sağlamak olduğunu belirten Traş, gebeliğin devamı ve takibinden sorumlu olmadıklarını bildirdi.

    -BİZ GEBELİĞİ SAĞLAMAKLA YÜKÜMLÜYÜZ, SONUCUNDAN SORUMLU OLMAYIZ -
    Hastalarının farklı şehirlerden geldiğini ifade eden Prof. Dr. Traş, hasta takibinin bu açıdan da zor olacağını kaydetti. Prof. Dr. Bülent Traş şunları söyledi:
    “Yenidoğan üniteleri zaten devlete bağlı kamu hastanelerinde var, üniversite hastanelerinde var, özel hastanelerde var. Dolayısıyla bu koşullar altında tüp bebek merkezlerinin yeni doğan merkezi kurması ya da yeni doğan üniteleri bağlantılı olması anlamsız. Diyelim Trabzon’dan gelen bir hastaya tüp bebek yaptırdık. Ancak hasta Trabzon’a döndü. Doğumunu orada yaptı. Biz gebeliğini, doğumunu takip etmiyoruz ki hastanın. Zaten oradaki hastayı nasıl takip edebiliriz? Herkes bulunduğu yerde gebeliği takip ettirmiyor. Biz gebeliği sağlamakla yükümlüyüz. Gebeliğin sonucundan sorumlu olamayız. Biz önlem olarak çoğul gebeliklerin azaltılmasına olumlu bakıyoruz. Yeni düzenlemede mevcut tüp bebek merkezleri bir yeni doğan ünitesi ile anlaşma yapacak. Şimdi ben gittim bir A hastanesiyle anlaşma yaptım. Vatandaş o A hastanesinde doğum yaptırmak istemeyebilir. O zaman ne olacak? Bu yurt çapında yenidoğan üniteleriyle ilgili bir örgütlenmeyi gerektiriyor. Bu ünitelerin tüp bebek merkezlerine açılmasıyla sorun çözülmüyor.”

    -”EMBRİYO TRANSFERİNDE SAYI ANCAK BİR ŞARTLA DÜŞÜRÜLEBİLİR”-
    Düzenlemede yer alan embriyo transferi sayısının kısıtlanabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Traş, “Sayı 3’ten 2’ye indirilebilir. Ancak bu belli yaş aralıklarında olabilir. Şöyle ki; 30 yaşına kadar 2 embriyo olabilir. 30-35 yaş arası 3 olabilir. 35’ten sonra da 3’ün üzerinde olabilirö dedi. Prof. Dr. Traş, bunun kadının gebelik oranı düşürdüğünü de söyleyerek “Türkiye gibi kaynakları kısıtlı olan bir ülkede tüp bebek için devlet cüzi bir ödeme yapıyor, üstünü vatandaş karşılıyor. Peki o zaman zar zor parasını biriktiren 38 yaşında birine 2 embriyo transferi yaparsanız onun gebelik şansını yarıya yarıya düşürürsünüzö diye konuştu. Embriyo sayısının düşürülmesinin uygulama sayısını fazlalaştırabileceğini ifade eden Prof. Dr. Traş şunları söyledi:
    “Dünyada tek embriyo transferi yapılan yerler var. Norveç ve İsveç. İki embriyo yapılan yer var: İngiltere. Biz İngiltere kadar zengin miyiz ki 3-4 kez tüp bebek uygulaması yaptıralım. Biz o kadar zengin bir ülke değiliz. Embriyo sayısı düştükçe uygulama sayısı artar. Şuna karşı değiliz. Belli yaş aralıklarında iki embriyo transfer edilebilir. Bu 30 yaşına kadar uygundur. Ama 30 yaşından sonra yaş dilimlerine göre ayarlanması gerekir. Ancak tüp bebek merkezle